
İskilip adının (Asklepios=Sağlık ilahı) adından doğduğu çeşitli eserlerde yazılmaktadır.Tec-üt Tevarih’e göre İskilip kelimesi doğru-direkt –amud manasına gelen Yunanca (İtlus) kelimesinin galet olarak kullanıldığı İmad şehri adının da zamanla değiştirilerek bu şekli aldığı kaydedilmektedir.(İmad şehri İskilip’in şimdiki Bağözü mevkisindeki derenin iki yakasında kurulu bir kasaba idi.20-30 yıl öncesine kadar burada ki bağlarda o devre ait eşya ve kalıntılar çıkmakta idi.)İskilip Paflagonya kıtası içindeki yerleşim merkezlerinden birisidir. M.Ö 176 yıllarında Kastamonu ,Sinop,Çankırı,Bartın,Bolu,Gerede,İskilip;Bafra,Alaçam ve civarları Paflagonya kıtası olarak anılmakta idi.Paflagonya beyleri bu bölgeye hakim ve Roma’ya bağlı idiler.Pontların bölgeyi işgal etmeleri üzerine Paflagonlar şikayette bulunmuş.Roma senatosu 72 lüks ordularını bu topraklara göndermiş ,Pont hakimiyetine son vermiştir.Ancak Romalılar bölgeyi eski sahiplerine vermemiş ,Roma İmparatorluğu hakimiyetinde bırakmıştır.Bizans hakimiyetinde uzun süre kalan bölgemiz Selçukluların Anadolu’yu ele geçirmeleri ile Bizans hakimiyeti son bulmuştur.
Selçuklu sultanı Alparslan’ın 1071’deki Malazgirt Zaferinden sonra Türkler Anadolu’ya adım adım yerleşmişlerdir.O tarihteki Çorum ,Tokat ve Osmancık Emir Danişment Ahmet Gazi tarafından fethedilmiş ve Türk hakimiyetine girmiştir.Türk boyları ve kavimleri zaman içerisinde bu bölgeye yerleşmişlerdir.Danişmentlilerin lisanı Türkçe idi.O zaman şimdiki Çorum iline hakim olan Emuri Kemur Şerafettin Osman Bey ve Gazi Mahmut Beyler Osmancık kalesinde otururdu ve Çorum İskilip Katarlı diye iki meşhur Türkmen aşiret beyleri idaresinde idi.Cebrel bey Osmancık Kalesine bağlı olup umumi olarak Erzurum,Sivas,Ankara,Kastamonu ve mülhakatları ile birlikte Irak Emiri Kebir-i Hasan Şah’a bağlı idiler.Bölgelerinde muhtar olup “Bu Türkmen beyleri Tatar ve Moğol beylerinin burnunu kırmışlardır” diye geçmektedir.
Bazı eserlerde İskilip’in Tatar Beyleri idaresinde Osmanlı devrine kadar kaldığı yazılmaktadır.Ancak bu iddialar birbirini tutmamaktadır.On üçüncü asırın ilk yarısında Anadolu’daki Selçuklu Devletleri zayıflamaya yüz tutmuştu.Selçuklu hükümdarı İkinci Keyhüsrev Sivas’ın doğusundaki Köse dağında Moğol komutanı Baycu ile savaştı.Bu savaşta Baycu 2.Keyhüsrev’i ağır bir yenilgiye uğrattı.Selçuklular her yıl ağır vergiler vermeye mecbur kaldılar.Moğollar istediklerini tahta çıkarıyor, her türlü baskıyı yapıyorlardı.İşte bu Moğol istilası sırasında bir kısım Tatar aşireti yurtlarından göç etmiş ve İskilip ‘e yerleştikleri kaydedilmiştir.
Sadrettin Celal Anter “Maarif Tarihin de”Tatar kelimesinin yabancı unsurlara verilen ad olduğunu Türklerin kendilerinden olmayan veya kendilerinden ayrı yaşayanlara Yad adını verdiklerini ve bu kelimenin zamanla Tat olduğunu ve Tatar kelimesinin bu kökten geldiğini anlatmıştır.Ayrıca Amasya Tarihi c.2.sahife 47’de aynen şu izahat verilmiştir.
İskit namıyla pek meşhur olan Turan kabileleri Hazerilerden evlatları ve Altaylardan evlatları yetişir,her ikisi de civar kavimlere tecavüzleriyle saldırgan manasına gelen Tatar namını almışlardır.Avarlar,Oğuzlar,Toğarlar bunlara iltihak eder ve cümlesine Tatar denilmiştir.Demek ki Tatar adı herhangi bir nesile veya kavime münhasır olmayıp birçok Türk kavminin karışmasından ve birleşmesinden meydana gelmiş akıncı bir topluluktur.Netice olarak ilçemiz her devirde Türk kavimlerinin yaşamış olduğu bir beldedir.İskilip Halk Kütüphanesinin 1149 numarasında kayıtlı yazma TAc-üt Tevarih isimli eserin 151 yaprağının arka sahifesinde ;Selçukluların Anadolu’daki hükümranlıklarının son bulması ile Anadolu, Osmanlıların eline ve idaresine geçmiştir.Ankara,Yozgat,Kastamonu,Çankırı yöreleri gibi Çorum ve İskilip bölgelerinin de Anadolu’ya ilk gelen Türkmenlerce yurt ve otlak olarak kullanıldığı çeşitli kaynaklarda görülmektedir.Bu bölgelerin yerli halkının bir kısmı ilk Türk akınları önünde yerlerini bırakarak batıya çekilmeleri sonucu bu kentler ve çevreleri yoğun biçimde Türkleşmiştir.Yöredeki yer adlarının değişmesi ve Oğuz boylarının isimlerini alması da bu değişime işaret etmektedir. Örnek; Kayı, Oğuzlar, Bayat, Beydili, Dodurga, Karlık, Karaşar vb. İskilip’te Selçuklu döneminden kalma eserlere rastlanmama sebebi bu çağda ana ticaret yolları üzerinde olması ve bu yörede Türklerin yerleşik şehirleşmeye geçememiş olmasından kaynaklandığı düşünülebilir.Kadı Burhaneddin Beyliğinin Anadolu’da tehlike haline gelmesi Osmanlı sultanı Yıldırım Beyazıt’ı son derece rahatsız etmiş,1390 sonbaharında Anadolu harekatına girişmesine neden olmuştur.Yıldırım 1391 ‘de Kastamonu’yu almış, Candaroğullarının bölgedeki hakimiyetine son vermiştir.Daha sonra Osmancık’a gelmiş Osmancık ve Amasya Osmanlı himayesini kabul etmiştir.Kadı Burhaneddin ile Kırkdilim mevkiinde yapılan savaşta Şehzade Ertuğrul şehit düşmüş Osmanlı ordusu yenilmiştir.Savaş sonu Kadı Burhaneddin İskilip ,Ankara ,Kalecik ve Sivrihisar çevrelerini Moğollara yağma ettirmiştir.Osmanlıların bu yenilgisi üzerine bazı kentler el değiştirerek tekrar Kadı Burhaneddin yönetimine girdikleri bir dönemden sonra ikinci bir Osmanlı kuvveti Kastamonu,Osmancık,İskilip,Çorum ve Amasya çevrelerini tamamen alarak Osmanlıya bağlamışlardır.İlçemiz 1395 yılından itibaren Cumhuriyet dönemine kadar Osmanlı yönetiminde kalmıştır.Kuvvetli bir devlet kuran Osmanlıların büyük sultanı Yıldırım Beyazıt ile Timur’un yaptıkları savaşta Osmanlılar yenik düştüler.Bu yüzden Anadolu’da düzen bozuldu.İskilip ve havalisindeki Tatar beyleri Timur tarafına geçtiler.Yıldırım’ın oğullarından Mehmet Çelebi Osmanlı devletinin eski düzenini kurmak için birçok savaşlar yaptı.Bu sırada samsun’u zapt edip Bursa’ya dönerken İskilip civarından geçiyordu.Şehre yakın büyük ve geniş bir sahada kalabalık bir Tatar kafilesine rastladılar.Mehmet Çelebi reislerini sordurdu.Bu kafilelerin Samgar ırkından Minnet bey ismindeki beye ait olduğunu ve cemaati ile bir düğüne gitmekte olduğunu ,kafilenin düğün alayını teşkil ettiği söylenir.Gerek Ankara savaşında Timurluları tutan ve gerekse memleketin bu karışık günlerinde zevk,sefa düşünen bu topluluğun cezalanması gerektiğini bildiren hükümdar “Ben harp ederken bu Tatar Beyleri düğün ve eğlence peşinde koşuyorlar ve bab-ı hümayunda görünmüyorlar,Rumeli ‘ye nakil olsunlar” diye ferman irad ediyor.Bu emir üzerine Minnet Beyin maiyetiyle beraber Filibe’nin batısında bulunan Koniş bölgesindeki Tatar Pazarcığı halkıyla nakil ve mübadele edildiği anlatılmaktadır.
İlçemiz Kastamonu iline bağlı iken Hicri 1310 tarihinde Amasya sancağına bağlanmış bunu takiben kısa bir süre Yozgat ve Ankara sancağına bağlı kaldıktan sonra Osmancık Sungurlu ilçeleri ile Çorum sancağına bağlanmıştır.Cumhuriyet devrinde ise Çorum iline bağlı bir ilçe olarak bu güne kadar gelmiştir.
İskilip ilçesinin tarih akışı içerisinde kültürünü incelediğimizde Etiler,Galatlar ,Paflagonyalılar,Roma ve Bizanslıların bu bölgede yaşadığı tarihi eser kalıntılarından anlaşılmaktadır.Türklerin bu bölgeye hakim olmaları üzerine eski ve yeni kültürler gerek tarihi yapılarda gerekse halkın örf,anane ve yaşantılarında kaynaşmış ve günümüze kadar gelmiştir.
Ancak İskilip kalesi kaya mezarları ile höyüklerde yapılan incelemelerdeki izler eski Roma ve Bizans hayatını yansıtmaktadır.
İskilip ilçesi Selçuklular ve Osmanlılar devrinde ilim yuvası olarak Anadolu’da tanınmıştır.Kamusu Alem ve Tac-üt Tevarih’in birleştikleri İskilip hakkındaki tanımlamada İskilip bir ziyaretgah yeridir diye uzun uzun tasvirler yapılıp “İlim ve irfanın burada yükseldiğinden bahsedilmektedir.
Evliya Çelebi 17.yüzyıl ortalarında İskilip’e uğramış olup İskilip’in 150 akçelik Şerif kaza olduğunu şehir teşkilatında Sipahi Kethüda yeri,yeniçeri serdarı,şehir subaşısı ve şehir kethüdası bulunduğu ifade edilmektedir.
Kalesi azametli ve muntazamdır.Şehrin girişi bağlı ve bahçeli olup güzel evleri bulunmaktadır.Bilginleri çoktur.Burası zevk ve havai yeri olmayıp ilim yeridir.300 Kur’an memleketin çeşitli okullarına ve kuruluşlarına dağıldıkları yerler olarak tespit edilmiştir. hafızı olgun ve necip öğrencileri ile 40 adet ebced okunan Sıbyan mektebi vardır.Ziyaret yerleri çoktur diye yetişmiş İskilipli alimleri övmektedir.
Bu alimler Şeyh İskilipli Muhittin Yavsi,Şeyhülislam Ebussuud Efendi ile Şeyh Musluhiddin –i Atar olup bunların Akşemseddin’in halifelerinden olduğu yazılmaktadır.
1849 yılında İskilip’e gelen ünlü seyyah Fransız V.Cuniet’in Paris’te 1894 yılında basılan “LA Turguie”d Asie isimli kitabının 479. sahifesinde ki İskilip’ten şöyle bahseder.Şehrin genel nüfusu 43442 kişidir.Kent içinde 48 Ortodoks ve 10563 müslüman yaşamaktadır, şehirde 108 cami 6 tekke ,6 medrese ,1 konak belediye sarayı ,5 kütüphane, 1 Pazar,510 dükkan ,2 han,4 hamam,18 çeşme,3 fıskiye,18 tabakhane,63 un değirmeni,6 fırın,10 kahve,1770 konut ile 1 bidayet mahkemesi,1 vergi dairesi,iç hizmetler telgraf istasyonu,posta şubesi,sayım bürosu bulunmaktadır.
Hicri 1310(miladi1890)tarihinde yazılmış bulunan Kastamonu salnamesinin 422.sayfasında ilçemiz şöyle tanıtılmaktadır.18 mahalle,115 köyden müteşekkil İskilip kazasında hükümet konağı,telgrafhane bulunduğu gibi 83 camii ve mescidi şerif,5 kütüphane,6 tekke,6 medrese,,1 rüştiye,3 ibtidai,71 İslam sıbyan mektebi,510 dükkan,18 tabakhane,2 han,5 hamam,63 değirmen,5 türbe-i evliya,1 muvakkithane,1 namazgah,5 camii şüveyhhane,3 şadırvan,65 çeşme,2 sebil,,1 salhane vardır.İskilip kazasında Şeyhülislam Ebussud Efendinin babası Şeyh Muhiddin –i Yavsi,Şeyh Habib ve Musluhiddin-i Atar ve El Hacı Garani ,Akşemseddin Hazretleri evladı Nur’ul Hüda ile biraderlerinin mezarları ziyaretgah yerleridir.Nüfusu 42779 olup ,6635 hanedir.İskilip 5 mecidiyelik şerif kaza olup Kastamonu iline bağlı 3.sınıf kazadır.Kaymakam başkanlığında tabii ve seçilmiş azalardan kurulu kaza idare meclisi ,bidayet mahkemesi,belediye dairesi,ziraat banka şubesi,maarif meclisi,ticaret ve ziraat odası,eytam müdürlüğü ,ambar eminliği,evkaf ve reji memurluğu,orman süvari memurluğu,tuzla memurluğu bulunmaktadır.
İskilip ilçesinde kültür tarihi Osmanlıların bu bölgeye hakimiyeti ile gelişme göstermiştir.Osmanlılardan önce bölgenin coğrafi yapısı ,feodal idarelerin sık sık el değiştirmesi kültürel gelişmeyi önlemiş halkı içine kapanık hale getirmiştir.Türk kavimlerinin Orta Asya’dan kopup gelen göçleri ile çeşitli kültürler bu bölgede etkilerini göstermiştir.Osmanlı-Türk kültürü ilçede medrese ,kütüphane ve sanat dallarının gelişmesinde baş etken olmuş ve meyvelerini Cumhuriyet devrine sarkıtmıştır.
İskilip İlçesinin kültür yapısındaki temel taşlar olan Osmanlı medreselerinden alim,bilim adamı ,devlet adamları yetişmiştir.
Resimler Sadece üyeler içindir!
TARİHİ İSKİLİP EVLERİ
Son 200 yıllık dönemde İskilip tarihi ve kültürel dokusunu oluşturan eski evlerde, yurdun diğer köşelerine kıyasla büyük farklılıklar görülmektedir.Halen üç katlı tarihi evler bulunmakta ve bu evlerin çoğunda da yaşam devam etmektedir
Bu evler Türk aile yaşam tarzının sosyal bir simgesi olarak betonlaşmaya karşı direnmektedir.Evlerde yaşam,gelenek ve göreneklerin yerli yerine oturduğu,günümüzün çekirdek aile düzenine hiç benzemeyen büyük aile düzeninde yaşayan,Türk aile kültürünü yaşatan,geleneksel izler taşımaktadır.Büyük bir bahçe içerisinde,at arabası gibi eski taşıt araçlarının giriş-çıkışına imkan sağlayan,çift kanatlı ahşap cümle kapısının yanında,küçük bir diğer kapıdan sonra ,yüksek duvarlar gerisinde yer alırlar.Toprağa,bağlara ve bahçelere bağımlı, kalabalık ailelerin yaşadığı bu evlerde,ahır,kümes,kiler,meyve ve ambar odaları,taştan oyulmuş çamaşır yıkama tekneleri,ocak,samanlık,pekmez kaynatmak veya ekmek yapmak için kullanılan farklı mekanlar bulunur.
Resimler Sadece üyeler içindir!
İSKİLİP’TE YAYLA YERLEŞMELERİ VE YAYLACILIK
İskilip İlçesi’nde en önemli geçici yerleşme şekli yaylalardır.İskilip ilçesi sınırları içindeki yaylacılıkta giderek bir gerileme söz konusudur.İskilip dahilinde yakın zamana kadar on kadar faal yayla yerleşme bulunuyordu.Bunlar Seki aylası, Karaağaç ,Çuhalar ,Karlı ,serdaroğlu ,Ayrangölü,Kozcağız,Yalak,Ahlatarası ve Mengüler yaylaları idi.Bu gün sadece Seki,Karaağaç ve Çuhalar yaylalarında yaylacılık faaliyeti sürdürülmektedir.
Yaylacılık faaliyetlerinin devam ettiği ve İskilip yaylacılığını bugün için temsil eden Karaağaç,Çuhalar ve Seki yaylaları ;Anatolid Orojenik Kuşağında güneybatı-kuzeydoğu doğrultusunda uzanan Köroğlu Dağları’nın en yüksek kabartılarından Kös dağı’nın güneye bakan yamaçlarında bulunmaktadırlar.
İskilip ilçe merkezine 35 ile 38 km. uzaklıkta bulunan bu yaylalardan Seki yaylası,Yaylacıkseki Köyü merkez mahallesinin kuzeyinde ve mahalleye yaklaşık 3-4 km uzaklıktadır.Çuhalar Yaylası ile Karaağaç Yaylası aynı yerde kurulmuşlardır.Bağlı bulundukları köylerin kuzeyinde yer alan bu iki yaylanın birbirlerine uzaklığı 600-700 m. arasındadır.bu yaylalardan Karaağaç Yaylası,Kös Dağı eteklerindeki Çiçekli Tepesi sırtlarında kurulmuştur.Çuhalar yaylası ise Kös dağı güneyindeki Döme tepesinin güneye bakan yamaçlarında kurulmuş olup bağlı bulunduğu köye yaklaşık 6 km uzaklıktadır.
Seki ,Karaağaç ve Çuhalar yaylalarında yaylacılığın kısıtlı da olsa halen devam etmesini teşvik eden nedenlerden biri de ,yörenin iklim özellikleridir.Yaylacı köyler ve yaylalar sahası ,karasal iklimin yayılış alanı içerisindedir.Yükseltinin 1400 ile 1650 m. arasında değiştiği sahada ,karasallık yükseltiye bağlı olarak da artar .
Yörede İlkbahar aylarında hava sıcaklığının artması sadece tarımsal faaliyetleri değil,bunun yanı sıra ,yaylalara göç hazırlıklarını da başlatır.Kar örtüsünün yayla alanlarında tamamen kalktığı mayıs ayının ortaları ,yaylacı ailelerin yaylaya ilk çıkış zamanıdır.Yayladan köylere göç zamanı da,sıcaklık değerlerinin ,bilhassa gece düşük sıcaklık değerlerinin yaşanmaya başlandığı eylül ayı olması ,sıcaklık faktörünün yöre yaylacılığı için önemini açıkça ortaya koymaktadır.
Yükseltiye bağlı olarak artan yağış değerleri ,yaz aylarında dahi gür otlak alanların yaylalarda varlığını sürdürmesine sebebiyet vermiştir.yayla sahası ve yakın çevresinin başlıca bitki örtüsü karaçam,sarıçam,meşe ve ardıçtan oluşan park görünümlü kuru ormanlar ile antropojen step ve ağaçlı stepten oluşmaktadır.
İskilip yöresi yaylalarında en önemli ekonomik faaliyet ,hayvancılıktır.Yaylacı aileler süt ürünleri üretebilmek ,daha fazla hayvan besleyebilmek ve kışlık hayvansal gıdalar üretmek amacıyla yaylalara çıkarlar.
Yörede yaylaya göç zamanını iklim koşulları,devamlı yerleşmelerdeki tarla tarımına yönelik faaliyetlerin süresi ve ilk öğretim okullarının tatile girmesi gibi bir takım nedenler belirler.
Yaylalardan göçler ,yaylaya çıkışlara benzer şekilde olur.Aileler birbirinden bağımsız şekilde belirlenen günlere yakın yaylalardan ayrılırlar.Çuhalar ve Karaağaç yaylalarında dönüş tarihi eylül ayının ilk haftası içerisinde olurken ,Seki yaylasında geç başlayan yaylacılık genelde ağustos ayının ilk haftası tamamlanır
İSKİLİP’E ÖZGÜ GELENEKSEL KIYAFETLER
Yörede ayakkabı,baş örtüsü,iç çamaşırı,kemer,kuşak,takı gibi kıyafet unsurları herkes tarafından kullanılmaktadır.Ayrıca bunlara değişik isimler verilmektedir.Geri kalan başlık ,cepken,entari,önlük,şalvar gibi kıyafet unsurları ise günümüzde ya kıyafetin özelliği veya imkansızlıklardan dolayı kullanılmasa da hemen hemen herkes tarafından bilinip adlandırılmaktadır.
Kıyafetlerin yapım malzemesine bakıldığında ise dikkat çeken başlık kullanılan kıyafetlerde malzemenin kadife olması üzerinde altın paralar bulunmasıdır.Baş örtüsünde cemberin kullanılması ve bunun da ipek-pamuk karışımı olması bir diğer dikkat çeken noktadır.Cepkenlerin kadifeden yada satenden ,çorapların genellikle yün olduğu ,entarinin çubuklu kadifeden bazen veya basma kumaşlardan dikildiği ,iç çamaşırlarında pamuklu kumaş kullanıldığı ,kemerde ise kuşak adı verilen naylon veya pamuk karışımı bir dokumanın tercih edildiği tespit edilmiştir.Şalvarların pamuklu el dokumalardan yada saten kumaştan yapıldığı ,takı olarak altın,gümüş,plastik boncuklar ve bitkisel takıların ön planda olduğu bilinmektedir.Yöresel kıyafetlere bakıldığında bunlar:
İçe giyilenler:
İç Donu:Bu kıyafet unsuruna şalvar,paça,don gibi mahalli adlar verilmektedir.Desenli saten kumaşlardan ve el dokuması pamuklu kumaşlardan olanları bulunmaktadır.Bel ve paça kısımları lastikle veya uçkur denilen bez şeritlerle toplanmaktadır.
Gömlek:İçe giyilen bir kıyafet unsurudur.Yöredeki bazı giyimlerde kullanılmaktadır.Daha otantik kıyafetlerde görülmektedir.Mahalli adı göynektir.Göynek el dokuma tezgahlarında dokunmaktadır.Kıyafetteki desenli kısımlar dokuma teknikleri ile elde edilmektedir.Desenli kısımlardaki renkler kimyasal boyalar ile elde edilmiştir.
Üçetek:Genellikle yöresel adı çubuklu kadife olan çizgili kadifeden yapılmıştır.Yaka,boyun ve kol ağızları su taşları ile süslenmiştir.
Resimler Sadece üyeler içindir!
Resimler Sadece üyeler içindir!
Üste Giyilenler:
Cepken:Yöresel adı gücek olan cepken, kadife kumaşlardan yapılmıştır.Gümüş su taşları ile yaka ve boyun kısımları süslenmiştir.Bu giysiye içlik ve gücek mahalli adları verilmektedir.
Taha:Üçetek –şalvar veya cepken-şalvardan oluşmuş bir üst giysisidir.Gelinlik olarak kullanılmaktadır.Kırmızı ve pembe olanları da vardır.Kendinden desenli satenler den dikilmektedir.Göğüs kısmında su taşları ile nal şekli işlenmiştir.Bele deri yada metal kemer takılmaktadır.Başa ise taç kullanılmaktadır.
Bindallı:Elbise görünümündedir.Kadife üzerine makinede nakışlar yapılmıştır.Bele metal altın görünümlü kemer takılmaktadır.Kol ağzı ,etek uçları ve ön bölümü bol işlemelidir.Özgün değildir.Hicazdan hediye olarak gelmektedir.Kişi özel günlerde giymektedir.
Önlük:El dokuması olan önlük,dokuma tezgahlarında hazırlanmaktadır.Daha sonra üzerine kumaşlarla aplike yapılmakta kanaviçe işlenmektedir.Yöresel adı öğnük olarak geçmektedir.Bele bağlanacak sap kısımları ipliklerden yapılmış püsküllerle süslenmiştir.
Kemer-Kuşak:Kuşakta kemerde hazır alınmaktadır.Kuşak Tosya dokumasından birbirlerine birleştirilerek yapılmaktadır.Püskül ve çarpana dokumalarla süslenmektedir.
Resimler Sadece üyeler içindir!
Başa Giyilenler
Cember:El dokuma tezgahlarında elde dokunan cemberler dokuma sırasında motiflerle sonra ise kenarları püskül ve metal pullarla süslenmektedir.Desensiz olanları da vardır.Bunların özelliği dokularında ipek karıştırılmış olmasındandır.
Resimler Sadece üyeler içindir!
Resimler Sadece üyeler içindir!
Fes:Kadife veya pazenden yapılmaktadır.Süslemek için altın paralar kullanılmıştır.Saçlara tutturmak için kullanılan arkadaki şeritlere tutamak denmektedir.
Ayağa Giyilenler:
Çorap:Yöresel adı çöpür çoraptır.Elde örülmüştür.Çorabın üstündeki renkli çizgiler ve kenarlarından sarkan püsküllerle süslenmiştir.Yünden örülmüştür.
Resimler Sadece üyeler içindir!
Ayakkabı:Yörede özel günlerde geleneksel kıyafetlerin altına deriden yapılmış günümüz ayakkabıları giyilmektedir.Tarlada çalışan kadın ise günlük kıyafetlerinde plastikten yapılmış ayakkabılar kullanmaktadır.
İSKİLİP’TE GÜN İSİMLERİ
Anadolu halk ağızlarının kendine özgü dil özellikleri, kelime ,ve deyim zenginliği edebi ürünleri kısaca: folklorik değerleri, Atatürk dönemindeki ilgi bir tarafa bırakılırsa, ne yazık ki ciddi bir araştırmadan geçmemiştir. Dil konusundaki tartışmaların uzun bir süre devam etmesine rağmen, denilebilir ki Türk aydını, yüzlerce cilt teşkil edebilecek
dil varlığını ve ürünlerini derlememiş, derleyememiştir. Bu konuda en küçük bir çabanın en kusurlu hali ile çok değerli bir atılım olduğunu düşünerek İskilip 'iIe ilgili gün isimlerini özellikleri ile sunmak istiyoruz. Farsça da, pazartesi 'gününün karşılığı ikinci gün anlamına gelen düşenbedir. "Düşenbe veya düşembe" İskilip 'te de pazartesi karşılığı olarak kullanılır .Halk arasında yaygındır. Araştırmalara göre hiç bir halk ağzında böyle bir Farsça benzerlik yoktur. Çene halk ağızlarında görülmeyen orijinal bir dil özelliğinin varlığı araştırmaya değer bir konudur Geçmişte, İskilip 'te çok güçlü bir medrese öğreniminin varlığı ve Farsça da bilen aydınların bulunması. bu kelimenin halka aydınlar tarafından aşıladığı ihtimalini düşündürmektedir. Salı gününün İskilip Halkı ağzındaki karşılığı "deri"dir.Salı gününün karşılığı için şöyle bir halk yakıştırması vardır.: Önceleri İskilip 'te bir Rum toplumu yaşarmış. İstanbul’un fethedildiği gün derilerinin yüzüleceğinden korkularak bugüne deri günü demişler. Etimoloji çalışmalarında yani kelimelerin tarihsel varlığının tespitinde halk yakıştırmalarına dayanmak hatalıdır .Nitekim İskilip halk ağzı özelliklerini taşıyan 1444 'ten kalma eski yazı bir kaynak bulunca ve salı gününün karşılığı olarak deri sözcüğünü tespit edebilirsek yukarıdaki ifadenin doğruluğu ortaya çıkar.
Derisinden yararlanılan hayvanların alınıp satıldığı gün olması dolayısıyla salı ya deri denmesi de çok güçlü bir sav değildir. Kelime, Türklerin yerleşmelerinden önce İskilip 'te yaşayan çok eski kavim ile andrapa' da yaşayan kavimlerin dilinden bir kalıntı olabilir. Latince kökenli olması da düşünülebilir.
Yazı dilimizdeki çarşamba Farsça asıllı bir kelimedir. Doğru şekli çeharşenbe'dir. İskilipli bunu kullanmamış pazar kurulmasından dolayı kelimenin Farsça aslı olan "bazar" sözcüğünü kullanmıştır.
Yazı dilindeki perşembe Farsça kaynaklı bir sözcüktür. Aslı beşinci gün anlamına gelen penç-şenbe dır İskilip' de halk bunun yerine, bazar-ertesi sözcüğünü epeyce değiştirerek "bastesi" kelimesini kullanmıştır. Bazar kelimesinden 'ar', ertesi kelimesinden de 'er' hecesinin düşmesi ve 'z' nin de + etkisiyle 's' ye dönüşümü kelimenin bastesi şeklinde telef uzuna neden olmuştur.
Hece düşmeleri yoluyla oluşan diftank harflerin sertlik ve yumuşaklık bakımından birbirlerini etkilemesi olan asimile gibi dil bilgisinin fonetik olayları İskilip halk ağzında çok fazla görülür. İskilip Halkı söyleyişte azami kolaylığı sağlamıştır. Diğer halk ağızlarıyla karşılaştırılırsa bu konuda belki en ileri düzeydedir.
Halk arasında cuma sözcüğünün karşılığı "cumayı"dır. 'Y' harfini iki ünlü arasında kaynaştırma olarak düşündüğümüzde sonundaki 'ı' harfinin varlığını şöyle açıklayabiliriz: Kelime önce iki sözcüğün varlığına dayanır. Cuma kelimesi daha sonra cumayun cumayu -cumayı şeklini almıştır. Sondaki 'ı' gün kelimesinin bir kalıntısıdır.
Farsca' da cumartesi karşılığı şenbe veya şanbe dir. İskilip Halkı yazı dilinde kullanılan cuma-ertesi - cumartesi kelimesini kullanır. Fakat bunu da kendi fonetik kurallarına göre değiştirmiştir. Bu kelime İskilipli 'nin ağzında cumiytesi’dir. Kelimenin bu şekle dönüşmesinde hem hece düşmesi hem de ünlü uyumu kuralları geçerli olmuştur,
Tatil günü için yazı dilinde pazar sözcüğü kullanılır. Aslı bazar olup gün ismi olarak kullanılırken alım satım anlamını da tamamen yitirmiştir. İskilip halk ağzında bu günün karşılığı "giravu”dur. Gırav gavur sözcüğünün epeyce değişmiş şeklidir. Sondaki 'u' da gün 'ı' sözcüğünün bir kalıntısıdır, Halk Hıristiyanların tatil günü olmasını düşünerek bu güne gavur gün demiş, daha sonra da kelime epeyce kaynaşarak giravu şekline dönüşmüştür, Bir toplumun tarihsel varlığını tespitle yazılı belgelerin sustuğu yerde en önemli kaynak dil araştırmasıdır.
BİR ANADOLU KENTİ İSKİLİP
Yivlik ve Çağıl tepelerine,gezginlerin gezi notlarını tamamlayan gravürlerde bile rastlamaktayız.Gezi notları ,İskilip’i yalnız tepeleriyle değil ,geçmiş uygarlıkları,kent dokusu,coğrafyası,halkı ve birçok yönüyle bize getiren değerli yazılar olmakta ,pek çok konuya ışık tutmaktadır.Gezginlerin büyük bir kısmı Çorum’a uğramış ancak kuzeye,İskilip’e pek azı çıkabilmiştir.Gezi notlarında İskilip’e yer verenler arasında J.Hamilton ‘u ,C.Texier’yi,H.Kiepert’i sayabiliriz.W:F:Ainsworth da İskilip’i görmüş ,kentte bir süre kalmış gezginlerdendir.Ainsworth’un notlarında keny çeşitli gözlem ve izlenimlerle uzun bir anlatımla bize yansıtmaktadır.Ainsworth İskilip’i şöyle anlatmaktadır:…”İskilip tepelerinin eteklerine varana değin bataklık ve çayırlık arazide epey yol aldık.Burada bayırları bağlarla kaplı küçük bir vadiye girdik.Kıvrılarak uzayan bir yoldan insanların oturduğunu kanıtlayan bakımlı ağaçların ,fundalıkların ,zengin bahçelerin bulunduğu bir yere geldiğimizde,bir dönemeci geçince bir kent ve bir kale görüş alanımız içinde karşımıza dikildi .Kale,çıplak görünümlü bir kaya üzerine kurulmuştur.Önünde koni biçiminde,düz ve kaygan yüzeyli bir tepe bulunuyordu.Aşağıda sayısız minare ve vadinin derinliklerinden tepelerin yamaçlarına kadar varan evler göz alabildiğine uzanmakta idi. Çağımızda ,daha önce Blucium adıyla anılan eski İskilip kentini görmeye gelen ilk Avrupalılar olduğumuzu belirtmekle sanırım yanılgıya düşmüyorum.”Ainworth sözlerini şöyle sürdürür; “Reaya-Hıristiyan halk kentte ticaret yapabilmekteydi ve kervansaray da kalabiliyorlardı.Fakat hiçbirine kentte oturmak için yada karılarını ve çocuklarını getirmek için izin verilmiyordu.
Ertesi gün gözlemlerimize başladık.Kentte genelde iki katlı ,çatısı kiremitli yaklaşık 1500 ev olduğunu saptadık.Minareler çoktu.hanlar iyi ve geniş yapılardı.Kalenin eteğinde bazı özel bahçelerde genellikle görülenlere kıyasla daha etkileyici ve güzel olan birkaç mağara –mezar gezdik.Bunlardan özellikle ikisi çok uyumlu sütun oranlarıyla fakat belirsiz sütun düzeniyle ilgimizi çekti.Yontu bezemelerinin birçok yeri kırılmış bu kaya mezarlarda ,kabartmalardan birinde ,birbirine uzanmış iki melek görülüyor.Meleklerden birinin elinde bir kupa,ötekinin elinde de bir dal bulunuyor.
Kale düzensiz bir biçim göstermekte ,çok bozulmuş ,yer yer yıkılmış eski bir yapıydı.Değişik köşelerinde ,bazı kulelerinden kalıntılar hala görülebiliyor.Giriş kısmı ve duvarlarının büyük bir kısmı yakın zamanlı onarımları yansıtıyor.Onarımlar elli yıl öncesine iniyor.Kalenin içinde otuz kadar ev var.Bazılarını ölçmek isterken kadınların olumsuz tepkisiyle karşılaştık.Belki de orasını büyük bir harem kabul ediyorlardı.
Strabo Blucium kalesinden sonuncu Paphlagonia kralı olan Deistarus’un krallık kalesi olarak söz eder.Çevredeki arazinin sert yapısı ve konik biçimlere yol açan volkanik özelliği ,aynı zamanda toprağın verimini arttırıyor.
Texier’de İskilip ,kısa bir anlatımla şöyle anlatılmaktadır.”…Kızıl ırmağın sol yakasındaki yerleşme ,Ainsworth tarafından İskilip şehri olarak adlandırılır.Bu küçük şehir,Galat Prenslerinin öteki kralı merkezleri olan Bloucium’dur.Kalenin bulunduğu tepenin eteğinde ,bahçe içinde başlıklarıyla birlikte birkaç sütun ve kabartma görülür.Ama hepsi kırılarak bozulmuş durumdadır.Castor’un oğlu Dejotare’da Bloucium’u merkez yapmıştır.
Saint –Martin ise İskilip’e farklı bir açıdan yaklaşır.Öncelikle coğrafi konumuna değinir.”…..Vezirköprü’den güney batıya doğru ilerlendiğinde Osmancık ve Çorum görülür.Kızıl ırmak bu ikinci şehir yükseltisinde aşılarak Ankara’ya doğru yönelinir.Ankara yönünde vadiye doğru Galatya’nın az tanınan birkaç yerleşmesine gelinir.Bunlar;İskelip,Baiad(Bayat),Kiangara (Çankırı)ve Galadjik(Kalecik)tir.
Saint-Martin İskilip’e bir kez de kuzeyden iner.”Karadeniz’den yaklaşıldığında farklı uzaklık ve yükseltiler üzerinde yerleşim yerleri görülür.Çorum,İskilip ve Çankırı bu yükseltiler üzerinde ve nehrin iki yanında yer alır.Yaklaşık 700 m. yüksekliktedirler.Yazar kent anlatımını şöyle bitirir.”..İskilip ,Çorum’un batısında ve bir gün uzaklıktadır. Üzerinde şato olan bir kalesi vardır.İbn Suud burada doğmuştur.Orada bir cami ve okula ait temeller vardır.Kızılırmak bu kaleyle Çorum arasından geçer.
XIX .yüzyılda İskilip’i tanımlayan anlatımlara ,Evliya Çelebi 2nin söylediklerini de katalım.Şöyle anlatır Evliya Çelebi kenti”…Buradan kuzeye giderek İskilip kalesine geldik.
İskilip Kalesi:Selçuklulardan Sultan Alaüddin’in fethidir.Sonra 817 (1414) senesinde Türk şerirlerinin elinden ,Çelebi Sultan Mehmet Han hazretleri zaptetmiştir.Çünkü bu havali eşkıyası bilinen Timur vakasında hep isyan edip Timur tarafına katılmışlar ve sonra nice memleketleri ve kaleleri zapt eylemişlerse de sonra Çelebi Sultan Mehmet Han Hepsini zaptetmiştir.Sonra Süleyman Han yazması üzere Sivas eyaletinde ve Çorum toprağında İstanbul’daki şeyhülislamlara ulaşır.Yüz elli akçelik şerif kazadır.Sipahi –Kethüda –yeri ,yeniçeri serdarı ,şehir su başısı, şehir kethüdası vardır.
İskilip Kalesi Şekilleri:Göğe ulaşmış bir yüksek dağın tepesinde burç dışları traşlı taş ile bina edilmiş altı yüzlü bir kaledir.Varoşu bir dereli ,bağlı bahçeli yerde vaki olmuş olup mamur evlerle süslü fakat evleri o kadar geniş değildir.Uleması gayet çok olmakla her camiinde medrese müderrisleri ve talebeden musannifleri vardır.Burası zevk ve hava madeni olmayıp ilim ve hilm madenidir.Olgun,necip çocukları ,üçyüz kadar hafızı ve kırk adet ebced okuyan çocuk mektebi vardır.çarşısı bedesteni yoktur.Çarşılar da diğer şehir çarşıları gibi süslü ve muntazam değildir.Türk şehri ise de halkı umumiyetle halktan çekinir.Hatta Murtaza Paşa efendimizi kondurmamak istedilerse de paşa reayasına rağmen üç gün kalarak parasız yiyip içti,kondu,göçtü.
Banse’de İskilip’ten geçen gezginlerdendir.Gezi notlarında Kızıl ırmak vadisinden ,çevredeki verimli yeşil tarlalardan ,ağaçlı alanlardan söz ederek ;Kaleciğin altında kuzeye doğru açılan ırmağın Paphlogonia dağ sıralarının gölgelerine uzanan yumuşak çıkışlı teraslarını dile getirir.Burada der Banse”….vadilerde daha çok bağ ,meyve bahçeleri ve köyler vardır.Dağlar arasındaki bir geçitle küçük bir kente ulaşılır.çevresi yeşille sarılı,kayalardan yükselen kalesiyle bu kent İskilip’tir.Dağlarının yükseklerindeki ormanlar,aşağıya ,kuru Galatya yaylasına ,düz damlı ,kerpiç evlere bakar.Kuzeyin rutubetli yapısında ise kerpiç evlerin yerini ahşap olanlar alıyor olmalı”
YineTschihatscheff’in Anadolu gezilerinde 1849 yılında İskilip’e de uğradığını öğreniyoruz.Gezginin kente ilişkin gözlemlerini ,birkaç satırı aşmayan şu kısa anlatımında buluyoruz.”…tepeyi aşınca iniverdiğimiz dar vadide resim gibi uzanan bir kent çıktı karşımıza .Meyve ve asma bahçelerinin taze yeşiliyle kuşatılmış bu yer İskilip’ti.Kentte bin Türk evi vardı.
Anadolu notlarında İskilip’e de yer veren Cuinet ise ,Kastamonu vilayeti ve merkez sancağına bağlı kazalarla ilgili olarak verdiği bilgilerde kenti çeşitli yönleriyle tanıtmaya çalışır.İskilip toplam nüfusunun 43490 olduğunu belirten gezgin çeşitli sayısal veriler ortaya koyar.Bunlar:
Kaza merkezi ve ona bağlı yerleşmelerde bulunan yapılarla ilgili sayısal belirleme şöyledir.
108 camii,6 tekke,6 medrese,1 konak,belediye sarayı,5 kütüphane,1 Pazar,510 dükkan,2 han,4 hamam,18 çeşme,3 fıskiye,18tabakhane,63 un değirmeni,6 fırın,10 kahve,1770 konut,ayrıca 1 başlangıç mahkemesi ,1 vergi dairesi,iç hizmetler telgraf istasyonu ,posta şubesi,1 sayım bürosu.
İskilip kazası okulların sayısı ise 6 yüksekokul ,1 ortaokul ve 55 ilkokuldan oluşur.1380 öğrenci bu okullara devam eder.Hepside Müslüman halkındır.
Ormanlardan söz ederken ,devlet kontrolünde işletilen orman sayısını 9 olarak veren Cuinet,toplam yüzölçümlerini de 110 km kare olarak açıklıyor.Meşe ve çam cinsi ağaçlar içeren ormanlardan yılda ortalama 100000 kadar ağaç kesildiğini ,bunların sivil mimaride ,kömür elde etmede kullanıldığını ,ağaç kabuklarının da derilerin dabbaklanmasında yararlanıldığını belirtiyor.İskilip yıllık ağaç kesimi açısından en sonda yer almakta dır.İskilip kazasında yıllık hayvan yetiştirimi ortalama toplam sayının 118.720’ulaştığı anlaşılıyor.
Fügen ÜLTER
İSKİLİP YEMEKLERİ
İSKİLİP DOLMASI
Dolma İskilip’te bulunan ve yıllarını bu işe vermiş olan tecrübeli aşçı ve aşçı yamağı tarafından hazırlanır.Dolmayı pişiren ustalar bu işin tekniğini ve püf noktalarını kendilerinden önce bu işi yapan ustaların yanında bulunarak ve onlarla birlikte düğünlerde dolma yapımı sırasında görev alarak öğrenmişlerdir. Yani dolma yapımını öğrenmek usta çırak ilişkisi şeklinde olmaktadır.
Resimler Sadece üyeler içindir!
Bir tava içinde kızartılan soğanların üzerine bir ölçü su konulur, iyice yıkanmış olan pirinçle karıştırılır,(Bu noktada pirincin Tosya dolmalık pirinci olmasına dikkat edilir.Bunun nedeni söz konusu pirincin lezzetli olması ve dolmanın pişmesi esnasında geçen 12 saate uygun olmasıdır.Yani pirincin çiğ kalmaması yada çok pişip lapa olmamasıdır.)pirinç suyunu çekene kadar kaynatılır, sonra ocaktan indirilerek üzerine bir örtü serilerek yarım saat bekletilir.
Başka bir kapta tereyağı ile iyice kızartılmış olan et büyük bakır kazana alınır,üzerine su ilave edilerek bir miktar ince kıyılmış soğan eklenir.Kazanın içine yükselti olarak sac ayağı konulur bu yükseltinin üstüne konulan tepsinin üzerine daha önceden hazırlanmış olan pirinç cağ denilen beyaz torbaların içine konulmuş olarak yerleştirilir.Kazanın kapakları kapatılarak kapak etrafına katıca yoğrulmuş hamur sıvanır.Kazanın kapaklarında bulunan küçük delikten buhar tahliye edilir.Bu sayede kazanın kapağındaki hamur düdüklü tencerenin lastikli kapağının vazifesini görmekte ve kazanın içindeki buhar yavaş yavaş kaynadığı anda dışarıya tahliye edilmekte böylece taşmadan kazanın içindekiler pişmektedir.Davetin büyüklüğüne göre değişen sayıda hazırlanmış kazanların altında odun ateşi yakılır,yavaş yandığı içinde meşe tercih edilir.Zira dolmanın pişme mantığı ağır ateşte pişmesidir.12 saat süren pişirme işlemi sırasında kazanın başında nöbetleşe beklenir. Kazanın altının ateşinin sönmemesine yada çok harlı yakılmamasına dikkat edilir ki dolma kıvamında pişsin. Dolmanın kıvamını bulabilmesi içinde 12 saat ocakta kalması sağlanır. Pişen dolma servise hazırdır.
Dolma servis yapılırken Lenger denilen bakırdan yapılmış kalaylı özel dolma kabı kullanılır.Bu kaba ilk olarak kazanda pişen etin suyu ile terbiyelenmiş dolma konur.Dolmanın üzerine ise etler yerleştirilir ve dolma servis edilir.
On üç kişilik özel oval ahşap sofralarda yenilen İskilip dolması sofrasında her gelir gurubundan, her yaştan insan bir araya gelir.Bu sofranın oval olması sofrada herkesin eşit olduğunun ifadesidir.Lenger denilen özel dolma kabına masada bulunanlar birlikte kaşık sallar.Sirke, doğranmış salatalık, tuz, şeker, sarımsak, su ve yoğurt karışımından elde edilen sirke salatası, sofrada bulunanlar tarafından dolmanın yanında içilir.Bir lengerden fazla yemek isteyenler lengerde bir pirinç tanesi kalmayacak şekilde ekmekle lengerin içini sıyırır, sofrada bulunanlar lengerin içine bahşiş olarak para atar, ahçıbaşı ikinci lengeri sofraya torpilli tarafından gönderir.
İskilip’te düğün yemeği olarak hazırlanan dolma düğüne gelen misafirler tarafından tüketilmektedir. Ancak çağırılan misafirlerden gelmeyen olursa dolma artabilmektedir bu durumda artan dolmanın ve etin soğuduktan sonra buzdolabında muhafaza edilmesi gerekir.Zira dolmanın yapıldığı mevsimin ekseriya yaz olması nedeniyle gıdalar bozulmaya müsaittir.Bunu önlemek için dolma mutlaka buzdolabında muhafaza edilmeli ve en geç bir hafta içinde de tüketilmelidir.
KEŞKEK
İskilip ve çevresinde iftar sofralarının olmazsa olmazlarındandır.Toprak zeminli fırınlarda pişirilir.
Resimler Sadece üyeler içindir!
Tarifi:
1 su bardağı keşkek, 1 yemek kaşığı tere yağı, 250 gram dana eti, 1 adet kuru soğan, 1 tatlı kaşığı salça, yeteri kadar tuz çömleğin içine atılır.Yeterince su konulur. Sabah saatlerinde fırına verilir. Akşam saatlerinde alınır Yaklaşık 8 saatte pişer. Keşkek fırınları mahallelerde bulunmakta ve gelenek günümüzde de yaşatılmaktadır.(Verilen tarifteki ölçüler pişirilecek çömleğin büyüklüğü yada küçüklüğüne göre değişiklik gösterir.)
TARHANA ÇORBASI
Ramazan ayının vazgeçilmezleri arasında yer alan çorbamız İskilip’e yolu düşenlerin mutlaka tatması gereken lezzetler arasında yer alır.
Resimler Sadece üyeler içindir!
Malzemeler: (4 kişilik)
3 yemek kaşığı tarhana
2 yemek kaşığı tereyağ
1 yemek kaşığı salça
1 tatlı kaşığı nane
4 su bardağı tavuk ya da et suyu
Tarifi:
Pişirmeden yarım saat önce toz tarhana 1 su bardağı suda erimesi için bekletilir. Tencerenin dibinde iki kaşık tereyağ eritilir. Yağ eridikten sonra salça ve nane ilave edilir. Kavrulunca et suyu ve tarhananın içinde bekletildiği su ilave edilerek karıştırılır. Kaynayana kadar karıştırılan çorba kaynadıktan sonra 5 dakika kadar pişirilerek özleşmesi sağlanır. Ocaktan indirilen çorba sıcak sıcak servis yapılır. Afiyet olsun.
İSKİLİP TURŞUSU
Resimler Sadece üyeler içindir!
Hazırlanış aşamaları
İskilip turşusu İskilipli bayanlar tarafından kışa hazırlık maksadıyla hazırlanan kışlık yiyeceklerdendir.Çoğunlukla her ev hanımı tarafından yapılmaktadır.Bir yada birkaç bayan bir araya gelerek turşuyu hazırlamaktadırlar.
1.Adım Ağustos-Eylül aylarında turşu yapmak için salatalık, fasulye,kavun keleği domates gibi sebzelerin ince ve uzunları(nazikleri)seçilir.Bekletilmiş bayat ve kart sebzelerden normal ve iyi bir turşu elde etmeye imkan yoktur.Turşuda muvaffak olmak ve iyi bir turşu yapabilmek için turşu hammaddelerinin çok iyi olması lazımdır. Sebzeler çok taze olmalıdır.Turşuluk malzemede kullanılacak meyve ve sebzelerin hastalıksız ve beresiz olmasına da dikkat edilmelidir.Bereli sebzelere mikroplar çabucak üşüşeceği için onların bozulmaları daha çabuk olur.Bayat turşuluk malzemeleri ile iyi ve görünüşü güzel lezzetli turşular yapmak mümkün değildir.Bayat malzemelerle kurulacak bir turşuda gıda değeri kaybolur.Özellikle A vitamini zayiatı fazla olur.
2.Adım Alınan turşuluk sebzeler, İskilip orta iri tuzu ile hazırlanan tuzlu suya ıslanır.Bu çözeltide tuz oranı çok yüksek olmalıdır.Tuzlu suya ıslanan sebzelere salamura denir.Salamura hale getirilmiş sebzeler 21 C. Derece sabit sıcaklığı muhafaza eden bir yere koymak lazımdır.Bu sıcaklıkta sebzelerde kısa zamanda bir asit ihtimarı (fermantasyon)başlar.İhtimar süresi tuzlama işi bittikten sonra başlar ve yaklaşık iki hafta devam eder.İhtimara terk edilen kapların altına ihtimar sırasında bir tepsi veya katlanmış kalın bir gazete tabakası konulmalıdır.Zira ihtimar sırasında meydana gelen gazların tesiri ile kabaran yani hacmi genişleyen salamura kabının ağzından umumiyetle taşar ve etrafı kirletir.İhtimarın sonuna yakın günlerde (tahminen 10 gün içinde) salamura seviyesi aşağı düşer.Bu düşme 2 , 5 -5 cm kadar olabilir.Bu zamanda kabın üst kısmında salamurasız kalan kısım bozulma tehlikesi ile karşı karşıyadır.Bunun için kabın üzerine tuzlu su eklenmelidir.
Salamura seviyesinin düşmesi ve gaz kabarcıklarının durması ihtimarın sona erdiğini gösterir.İhtimar sırasında salamuranın üzerinde ince beyaz bir zar tabakası (mikoderma) teşekkül eder.Bu tabakayı her görüldüğünde atmak lazımdır.Eğer bu tabakayı almadan bırakırsak hem salamuranın ekşiliği azalır ve hem de kötü bir koku meydana gelir.Bunun sonucu olarak da gıda bozulabilir.Teşekkül eden bu zarı almak için büyük kapta bulunan ağırlık ve kapak alınır.Dikkatlice zar tabakası salamuraya karıştırılmadan alınmalıdır.Böylece salamuranın üzeri temizlenmiş olur.Kapak ve ağırlık güzelce kaynar su ile yıkanır.tekrar salamura üzerine yerleştirilir.
3.Adım: Turşu kurulacağı zaman salamura sebzeler temiz suya ıslanır.Amaç tuzu çıkarmaktır.Bu işlem iki üç gün sürer.Bu arada günde iki kez (sabah-akşam) salamurun ıslandığı su değiştirilir.Tuzu çıkan turşuluk malzemeler turşu kurmak için sirkeleme işlemine tabi tutulur.
4.Adım
Turşu Kurma İşleminde Kullanılacak Olan Üzüm Sirkesi Hakkında Bilgi:
Turşunun kurulması esnasında kullanılan sirke İskilip ilçesine özgü olarak yapılan sirkedir.Öncelikle yörenin bağlarında yetişen üzümler toplanır.Tam olgun, kokulu siyah üzümlerden iyi şıra yapılır.Olgunlaşmamış yeşil üzümlerin şırası ise ekşimsi ve zayıf aromalı olur,makbul bir şıra vermezler.Üzümler tozlu ve kirli ise önce bol suya daldırılarak daldırma usulü ile iyice yıkanır,bir süzgü içerisinde suları süzdürülür,sonra danelenir.Üzümleri sapları ile ezmemek gerekir çünkü saplarda fazla burukluk maddesi olduğu için şıranın lezzeti değişir.Hazırlanan üzümler İskilip’e özgü , çam ağacından yapılan şirevet adı verilen tahtadan yapılmış dikdörtgen şeklindeki genişçe bir kapta suyu çıkıncaya kadar ezilir.Bu işlem esnasında elde edilen suya üzüm şırası adı verilir.Bu şıra hemen sirke olarak kullanılamaz üzerinden en az bir yıl geçmesi gerekir.Bu müddet zarfında şıra sirke haline dönüşür ve turşu için kullanılabilecek hale gelir.
5.Adım(3.1):
Salamuradan çıkarılmış turşu malzemeleri,içerisine turşu sirkesi ve soyulmuş sarımsak koyulmuş turşu küplerine boşaltılır.Küplerin üzerine güzel koku ve tat vermesi için maydanoz ve dereotu konulur.Bu durumda gölgede bir hafta bekletilen turşu ,sirkesini alarak yeme kıvamına gelir.İskilip turşusu gölgede ve toprak küp içerisinde erimeden, tazeliğini koruyarak Ekim ayından Nisan ayına kadar bekleyebilir.Ancak Nisan’dan sonra yavaş yavaş erimeye başlar.
Resimler Sadece üyeler içindir!
YAKIN TARİHTE
VE
GEZGİN NOTLARINDA İSKİLİP
Resimler Sadece üyeler içindir!
|
KUMandANLAR MUSTAFA KEMAL'İN YANINDA YER ALIYOR (10 HAZİRAN 1919)
|
KUMandANLAR MUSTAFA KEMAL'İN YANINDA YER ALIYOR
Rauf ve Ali Fuat Paşa'nın katılmasıyla İskilip ya da Osmancık'ta yapılacak toplantıda durumun değerlendirilmesi isteniyor.
İSTANBUL' dan 24 mayıs günü bazı arkadaşlarıyla birlikte gizlice ayrılarak Bandırma'ya geçmiş olan Hamidiye kahramanı Rauf Bey, şehir havalisini dolaştıktan sonra Afyonkarahisar' a gelmiş ve orada fazla kalmayarak şehrimize varmıştır.
Resimler Sadece üyeler içindir! Burada Yirminci Kolordu Kumandanı Ali Fuat Paşa ile buluşan Rauf Bey ile arkadaşlarının bir an evvel Mustafa Kemal'in yanına gitmek niyetinde oldukları anlaşılmaktadır.
Öğrendiğimize göre, Mustafa Kemal, Rauf Bey ve Ali Fuad Paşa arasında, her üçünün de istanbul'da bulundukları sırada gizli görüşmeler yapılmış ve Mustafa Kemal'in Samsun'a geçişinden sonra Rauf Bey'in de Anadolu'ya gitmesi kararlaştırılmıştır.
MUSTAFA KEMAL'E GÖNDERİLEN TELGRAF
Rauf Bey'in de izhar ettiği arzu üzerine Yirminci Kolordu Kumandam önceki gün Havza'ya Mustafa Kemal Paşa'ya bir gizli telgraf yollamış ve durumu bildirerek İskilip veya Osmancık'ta bir mülakat yapılması ve yurdun durumu üzerinde konuşulmasını teklif etmiştir.
VALİDEN GİZLİ
Bu temasların, Ankara Valisi Muhittin Paşa'dan gizli tutulduğu ve vahim herhangi bir şeyden şüphelenmemesi için gerekli tedbirlerin alındığını da söylemektedir. Muhittin Paşa'nm, Hürriyet itilâfçı olduğu ve oğlunun da, ingiliz mandasını davet etmekte olan ALEMDAR gazetesinin başyazarı bulunduğu bildirilmektedir.
Yirminci Kolordu Kumandanı Ali Fuat Paşa, Mustafa Kemal Paşa ile aynı görüşleri paylaştığı ve Yunan istilâsına karşı mücadele edilmesi gerektiği tezini savunduğu da bilinmektedir.
Esat Paşa ve gazeteci Talha Bey sürgüne gönderiliyor...
Önceki gün tevkif edilmiş olan Millî Kongre Başkam Göz Doktoru Esat Paşa ile Tasvir gazetesi sahiplerinden Talha Bey'in, Kütahya veya Sinop'a sürgün edilmelerine karar verilmiştir.
Her ikisinin de bir iki güne kadar sürgün yoluna atılacakları öğrenilmiştir.
|
Resimler Sadece üyeler içindir!
BİR ESKİ ZAMAN TABLOSU İSKİLİP
Mehmet YAŞİN 02.03.2002 – Hürriyet
Bu haftaki yolculuğumuzu Türkiye'nin en güzel dergisi Atlas'la birlikte yapacağız. Gideceğimiz yer Çorum'a bağlı İskilip kazası. Kayıp zamanın ustaları, semerciler, sepetçiler, ayakkabıcılar, bakırcılar, hallaçlar burada son demlerini yaşıyor.
Küreselleşmenin yok edici etkileri karşısında varolma mücadelesi veren İskilip'i Tevfik Taş anlattı. Fotoğrafları ise İzzet Keribar usta çekti.
‘Tepeyi aşınca iniverdiğimiz dar vadide resim gibi uzanan bir kent çıktı karşımıza. Meyve ve asma bahçelerinin taze yeşiliyle kuşatılmış bu kent İskilip'tir.’
Bazı güzellikler öyle dillere destan değildir ama kendine özgüdür. İskilip'e kendine özgülüğünü sağlayan, insana ilk etki eden dinlendirici sükûnetidir.
Kimsenin acelesi yoktur. Her iş bekleyebilir. Her merhaba, bir öncekinin üstüne gelir, unutulmamış bir öncekinin. Demirci, dövdüğü erzenin (kapılarda kilidin takıldığı dövme halkalar) hangi kapıda nasıl duracağını hayal eder. Böyle kilitlenen kapıların kalmadığını bilir de gene hayal eder. Nalbantın işi azdır, atın yaşıyla, sağlığıyla, keyfiyle ilgilenir. Bir zamanlar kasabanın bayramlarda topluca namaz kıldığı Namazgáh, şimdi çay bahçesi; hiçkimsenin sesi söğütlerin altındaki fıskiyenin sesinden daha yüksek değildir.
Kasabanın günlük yaşamının mekánlarından başınızı kaldırdığınız an, küçük ama gönül çelen dağlarla yüzleşirsiniz. İskilip'in doğasını, ülkemizin resim sanatını şekillendiren ustalardan birinin, 1942'de devlet sanatçısı olarak buraya gelen Bedri Rahmi Eyuboğlu'nun bakışından görelim:
‘Memlekete girerken aklımı oynatacaktım ağabey. Resim için bundan daha harikulade bir yer düşünemezdim.’
Anadolu'nun küçük kasabalarını tanımak, ‘kendi yağıyla kavrulmak’ deyişinin, bir utku ve direniş olduğunu görmenin ilk adımı demektir. Anadolu'yu anlamak, bir bakıma tarihin büyük direngenliğini anlamaktır. Bu direniş yalnızca, savaşta ve askerî alanda değildir. Bu onun üretiminin, kavrayışının görülmeyen, gösterilmeyen yüzündedir. Her şeyin tek bir renge bürünmesinin istendiği bir çağda, Anadolu zanaatçısı, kendi yaratıcılığını, buluşlarını, göz nurunda ve alın terinde toplanmış deney birikimini korumak için akıl almaz bir sabırla direniyor. İskilip'in arastalarını, çarşılarını geziyoruz. Leblebiciler, mutaflar (kıl örmecileri), ayakkabıcılar, sepetçiler, semerciler arastaları; demirciler, bakırcılar, salliciler (ahşap eşya yapımcıları) çarşısı.
YOK OLMAYA DİRENİŞ
Hüseyin Kaygusuz, bir ayağı dükkánın içinde, öbürü dışarıda bir semerin üstüne abanmış bastıra bastıra dikiyor. ‘1947'den beri bu işi yapıyorum. Sen o zamanlar görmeliydin, bu sokak silme semerdi. Neslimiz tükeniyor. Emme iyi olmuyor. Köylü giderek fakirleşiyor. Mazot, benzin ona göre olmaktan çıkıyor. Hem semeri kaybedecek, hem de motoru.’
Ahmet Küyük'le Ayakkabıcılar Arastası'nda konuşuyoruz. ‘Kasabamız ayakkabıcılığın eski merkezlerinden biridir. Bu yalnız üretim anlamında değil, ayakkabı kültüründe de böyledir. Örneğin bizde ev ayakkabısı -terlik değil- geleneği vardır. Bu ayakkabının içi ayrıca işlenir.’
İskilip'te derinin işlenmesinin tarihî hem İstanbul gibi merkezlerdeki tüccarlarla Anadolu arasındaki alışverişin, hem de hayvancılığa bağlı diğer işlerin tarihini gösterir. İstanbul tüccarı, tarihin kritik dönemlerinde mal saklamakla para kazanmaya meyletmiştir. Oysa İskilip gibi yerler, önce kendi gereksinimini giderip fazlasını, buranın deyimiyle ‘doruğu’ pazara göndermektedir. İkinci Dünya Savaşı'nın sonlarına dek, İskilip'te kendine yetme, aslında sanılandan daha renklidir. Örneğin halk takviminde salı gününe ‘deri günü’ deniyor. Bu simgeler o dönemin yaşantısının bugüne çıkan izleri bir anlamda.
SUSKUN KIZILIRMAK
İskilip Kalesi'ne döne dolaşa yükselen bir yoldan çıkılıyor. Dik bir kaya, altında mağara mezarlar. Yanında belediyenin bir hafriyatı sırasında çıkan, ama hangi döneme ait olduğu saptanmamış antik parçalar. Kaleden bakıyorum kasabaya. Yivlik Tepesi, Elma Beli, ormanlar, bağlar... Kalenin içinde ve yol boyunca eski yoksul ama kapısı, sokağı temiz evler. Bu kale Hititlerden mi kalma? Bunu bilen yok. Kestirmeden iki saatlik yol, bizi Hititlerin başkenti Hattuşa'ya götürüyor. Yeraltında kaleye giden iki yolun daha olduğu söyleniyor. Böyle olup olmadığından emin değil kimse. Bütün bu belirsizlikler, çok övündüğümüz Anadolu tarihine verilen önemi gösteriyor.
Gidip Kızılırmak'a bakıyorum. Güz durgunluğu içinde ırmak, çekilmiş kıyılarından, suskun. Giderken, Satı Okumuş'la merhabalaştık. Yaşını bilemeyecek denli yaşlı. Dönüşte bir tas cevizle yolumuzu bekler bulduk. Satı Okumuş başına hálá ağca denilen gümüş tepelik takıyor. Ağcanın gümüş pulları puşinin kenarlarından sarkıyor. Bu gümüş pullar, hem bu dünyada yaşamanın süsü, hem de ölüm zamanının güvencesi. Çünkü öldüğünde, kimseden kefen parası istenmezmiş, bu pullar satılarak alınırmış her şey.
ORMANIN SESLERİ
Yivlik Tepesi'ne gidiyoruz. İnsanın üzerinde yaşamın bütün yorgunluğunu, meşakkatini silen bir mucizenin doruğuna... ‘Yivlik suyundan bir hörpüm (yudum) içmeden burayı tanımış olmaz insan’ diyorlar. Sonbaharla azalmış su, buranın söyleyişiyle ‘diydir diydir’ akıyor. Ama bence, suyun başına gidene dek ve ondan sonrası buraları daha iyi tanıtır insana. İç Anadolu'nun sonsuz bozkırında bu olağanüstü çam ve meşe ormanının sesleri, suskunluğun çınlayışında keskinleşen sesleri...
'Bu güzelliğin neden geleni, görücüsü azdır? ‘Anayollar’ denilen güzergáhlardan birkaç saat içeride olması açıklar mı bunu? Bilmiyorum. İskilip tarihi de bu bilinmezle yüklü. İşte bayırın tabanında dağılıyor ufuk. Paphlagonia (Paflagonya) uygarlığının başkentlerinden biri olan kasabanın ışıkları yanıyor. Medler, Persler, Danişmentliler geçmiş buradan. Ama bunların izleri örtük. Osmanlı'nın izleri ise daha çok camilerde göze görünüyor.
Tarihin eski defterlerinde adı andrapa, Bloacium, Klaudiopolis, Neoklaudiopolis olan İskilip, şimdi kurumuş olan Meydan Çayı gibi kımıltısız uyuyor
Resimler Sadece üyeler içindir!
Resimler Sadece üyeler içindir!
DİĞER ÖRF ADET GELENEK VE GÖRENEKLERİMİZDEN
KESİTLER
İlçemizde cenazesi olan hanede, üç gün ocak yakılıp baca tüttürülmez. Evde yiyecek hiçbir şey hazırlanmaz. Yiyeceği akraba komşu ve yakın dostları yapıp getirirler. Üçgenden sonra yemek yapılır. Kırk gün içinde de cenazenin ruhu için mevlit okutulup davet yemeği verilir. Oğlan çocuğu doğan evden. akraba komşu ve yakınlarına birer tabak "oğlan helvası” yapılıp dağıtılır. Ayrıca ineği buzalayan evden tabak tabak akraba ve komşularına avuz dağıtılır. Avuzu alanlar tabaklara tuz veya şeker koyar, adettir. Ayrıca yeni evlenenler için ilk doğan çocuğa kız evi tarafından beşik düzülür. Kadınlar yapılan bu hazırlığı oğlan evine götürürler. Beşikte bulunan eşyalar oldukça pahalı. el emeği ve göz nurudur. Çocuğa altın nazarlık, damada, geline takım elbise getirirler.
Bu getirme olayı haberli olduğundan oğlan evi tarafından ziyafetler hazırlanır. Kadınlar kendi aralarında beşik düğünü yaparlar. Günümüzde beşik demode olduğundan formika veya ceviz kaplama karyola götürürler.
Yeni işe başlamak. ev yaptırmak gibi sevindirici olaylarda akraba. komşu ve yakınları "gözün aydın olsun" diye ziyaretler yaparlar. Ev görme hediyesi götürülür.
Askere gidenler için "yolu açık olsun, Allah kavuştursun" diye ziyaretler yaparlar. Askere yollama bayrak çekilip davul zurna eşliğinde yapılır Askere harçlık verilir.
Oğlunu ve kızını evlendirmek için söz kesenlere hayırlı olsun diye ziyaretlerde bulunulur.Bu ziyaretlerde çay,çerez,börek,çörek hazırlanıp yenilirken ilahiler okunur.
ÇAY İLAHİSİ
Semaveri kurdum düze
Rabbim himmet eyle bize
Afiyet olsun hepimize
Yan semaver dön semaver
Sende Allah de semaver
Semaveri alıştırın
Masa ile karıştırın
Dargınları barıştırın
Yan semaver dön semaver
Sende Allah de semaver
Semaverin önü çiçek
O çiçekler biçilecek
Aşk çayı içilecek
Yan semaver dön semaver
Sende Allah de semaver
Semaverin rengi sarı
Bardakları nurla dolu
Aşıkların budur hali
Yan semaver dön semaver
Sende Allah de semaver
Semaverin musluğu var
İçen ile dostluğu var
Çoban gibi ıslığı var
Yan semaver, dön semaver
Sende Allah de semaver
Semaverin bacası var
Kafkasya’da hocası var
Medine’de yücesi var
Yan semaver dön semaver
Sende Allah de semaver
Ramazan ayı içinde mahalle camilerin de ilahiler okunur Ramazan boyunca ilahi okuyan gönüllüler bayram sabahı bayram tebriğine çıkarlar. Mahallenin en yaşlı ve ilmen yüksek olanından başlarlar. Ellerinde bir sırık vardır. Ucunda peşkir (yüz havusu) takılıdır Sokağa girdiklerinde durup, topluca (üç dört kişi) şu dörtlüğü söylerler
Ay göründü bayram oldu,
Biz gezeli bir ay oldu
Bahşiş bize helal oldu
Bahşişi almaya geldik
Efendim canım efendi
Cümle alemlerin dengi
Sana derim Ahmet Efendi
Bayramın mübarek olsun
Kocası gurbette olan kadının kapısında;
Karanfil bağladım denge
Altun diye verme tenge
Sana derim hanım yenge
Bayramın mübarek olsun
Yaşlı dul kadının kapısına gelince;
Ana ana kadun ana
Sütün emdim kana kana
Sana derim kadun ana
Bayramın mübarek olsun
Evli olan oğlu ile aynı evde oturan babanın kapısında
Sırığı aldım gezerim
Ucuna inci dizerim
Burda kapu tektir amma
Bahşişi çifte sezerim
Evde bulunmayan hane reisine gıyaben;
Naçar şu gözlerim naçar
Zerdaliler çiçek açar
Efendiler bahşiş için
Kapıyı kilitler kaçar
Karınlarını doyurmak istedikleri kapıya varınca;
Yeni Cami direk ister
Söylemeye yürek ister
Benim karnım toktur amma
Arkadaşım börek ister
İçeriye alınıp odaya oturunca;
Işte geldik kapınıza
Dahil olduk yapınıza
Selam verdik hepinize
Hele Selam ün Aleyküm
Evden çıkıp giderken;
Allah'a ısmarladık sizi
Duadan unutman bizi
Ölmeyip de sağ kalırsak
Gine yoklarız biz sizi
İSKİLİP
ÇORUM ilimize bağlı bir ilçedir.
Nüfus:
45026 kişi
Yüzölçümü:
1178 km²
Köyleri
- AHLATCIK
- AKÇASU
- AKPINAR
- ASARCIK
- AŞAĞI ÖRENSEKİ
- BAŞMAKÇI
- ÇATKARA
- ÇETMİ
- ÇUKURKÖY
- DEREKARGIN
- DOĞANGİR
- ESKİKÖY
- GÖLKÖY
- HALLI
- KARAAĞAÇ
- KARAÇUKUR
- KARLIK
- KAVAK
- KILIÇDERE
- KUTLUÖZÜ
- KUZKÖY
- MUSULAR
- SARAYCIK
- SEKİ
- SOĞUCAK
- SÜHİLAN
- YALAKÇAYI
- YAVU
- İBİK
- YERLİ
- İKİPINAR
- ÖRÜBAĞ
- ŞEYHKÖY
- AHMETÇE
- ALUÇ
- AVHATYAKASI
- AŞAĞI ŞEYHLER
- BEYOĞLAN
- ÇAVUŞOĞLU
- ÇOMU
- DAĞKIYISI
- DERESEKİ
- ELMALI
- GÜNEYALUÇ
- HACIHALİL
- HARUN
- KARABURUN
- KARAGÖZ
- KARMIŞ
- KAYAAĞZI
- KIZILCABAYIR
- KURUSARAY
- KUZULUK
- ONAÇ
- SARIKAVAK
- SEYİRÇAY
- SORKUN
- YALAK
- YANOĞLAN
- YAYLACIKSEKİ
- YENİCE
- İKİKİSE
- YUKARIÖRENSEKİ
- ŞEHİRKURUÇAY